PRAG’DA Kİ TRABZONSPOR

2014-03-19 01:43:00

Prag, benim için; tam bir müze, sanat ve galeri şehri. Arnavut kaldırımları ve dar sokakları ile genelde yağmurlu, efsunlu bir kent burası ve söylentilere göre Adolf Hitler'in hayran kalıp bombalatmadığı iki şehirden biriymiş burası zamanında.Prag’da, pek çok Avrupa şehrinde de olduğu gibi esrar kullanımı hat safhada ve bu yüzden gezinizde, illegal yollardan satış yapan pek çok zenciye rastlayacaksınız. Bu gibi satıcılar genelde parklarda ve sokak aralarında size satış yapmaya çalışıyor, size yaklaşmadan önce hangi ülkenin vatandaşı olduğunuzu anlamak için küçük bir test yapıyorlar: Hi, my friend, how are you? Eğer bu tuzak soruya gülümseyerek yanıt vermişseniz iyi haliniz yok demektir, eğer beni duyuyorsanız hemen kaçın derim hey!  *** Prag, Çek Cumhuriyeti'nin başkenti ve bu ülkenin en büyük şehri olmakla birlikte Çekçe “Praha” olarak bilinir. Buranın geçmişte Çekostovakya'nın başkenti olduğunu bilmeyeniniz yoktur herhalde. Çünkü Prag, aslında bizim çocukluğumuzu süsleyen bir hikâye şehridir. Hatta bu kent geniş bir kitle tarafından dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak gösterilir. Örneğin Prag; "Altın Şehir", "Doksanların Sol Bankası", "Masal Şehri", "Şehirlerin Anası" ve "Avrupa'nın Kalbi" gibi isimlerle de anılır. *** Prag'da keyifli bir gezinti için kesinlikle bir harita edinmelisiniz. Her ülkede bir haritaya ihtiyacınız olacak elbette ama burada muhakkak alın dememin sebebi; bizdeki semt mantığının Praglılarda olmaması. Burada semt mantığı yerine, şehir bölmelere ayrılmış durumda.  Örneğin; en merkezi yer Prag-1 ile başlayıp Prag -20’ye kadar devam eder. O yüzden burada ge... Devamı

PARDON SİZ TÜRK MÜSÜNÜZ?

2013-08-28 11:55:00

Allah var hani benim aklımda aracı bulmak falan yok, bilmediğim yerlerde kaybolmayı seviyorum. Çünkü daha iyi gezip daha iyi fotoğraflıyorum ve öğreniyorum. En azından yeni insanlar tanıyorum, tanımak zorunda kalıyorum. Biz kendi halimizde yolu nasıl buluruz diye tartışırken gözümüze bir amcayı kestiriyor ve karşı şeritte ki amcanın yanında alıyoruz hemen soluğu. Elimizde ki yarım yamalak haritayı açıp önce nerede olduğumuzu soruyor ve sonra aracı nasıl bulacağımızı sormaya çalışıyoruz ama neredeyse anlaşamıyoruz. Kübra’ya dönerek: “Boş ver ya, şurayı döndük mü buluruz Kübra” dedim ve bir bıkkın adım attım öne doğru. Adam ne dese beğenirsiniz arkamdan? –Pardon siz Türk müsünüz? E amca iki saattir nevrimiz döndü zamanında desene be ya! Neyse amca bizi tahminleriyle araca kadar götürdü ve o arada nasıl Türkçeyi bu kadar iyi bildiğini sorduk. Yıllar önce Amasya’ya gezmeye gelmiş (hani o bizim ülkemizin tarihi güzelliklerinden olup ta sizin gitmediğiniz Amasya’nın Kral Mezarları yok mu? Heh bu amca ta Viyana’dan orayı görmeye gelmiş işte) orada bir Türk kızına aşık oldum diyor ve anlatırken, dudaklarına gözleri eşlik ediyor. İkisi de nasıl mutlu gülüyor bir görseniz… Zaten hikayenin gerisini anlıyoruz, ama daha da güzeli Viyana sokaklarında bir Avusturyalı ile Türkçe konuşabiliyor olmanın gururuydu.  Tam ben bu gururdan ona bahsedecekken yanımızdan geçen ve rengi mora çalan tramvayı işaret ederek üzerinde ki yazıları okuyun dedi. Tramvayda şu yazıyordu: “Bugünden yarının sağlığını yaşa!” Şok olmuştum, resmen iliklerim eridi, yazı Türkçeydi. Sanki Beyoğlu’nda İstiklal’de bir turistle yürüyorduk öyle keyif aldım ki! Dilimizi yücelt... Devamı

BABA, OĞUL ve KUTSAL RUH, BİR BİSİKLETTE

2013-08-28 11:55:00

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki yorucu çekimlerin ve seyahatin ardından bu kez rotamızı Avusturya’nın başkenti Viyana’ya çeviriyoruz. Bizi neyin ya da nelerin karşılayacağını bilmeden yaklaşık 9500km’lik parkurun neredeyse yarısını bitirdik bile ancak henüz yarılamış değiliz. Nihayet Viyana’ya ulaştığımızda, aracımızı hemen Kral Bahçesinin bulunduğu ve bahçe ile arasından bir tramvayın geçtiği bir yere park ettik. İndiğimiz yerde yine kocaman binalar ve ihtişamlı yapılar karşıladı bizi. Her önemli yapının yanından geçerken ne olduğunu merak etmiyor değiliz tabi ama yoldan herhangi birini çevirip “birader burası neresidir ya hu” diye soramıyoruz. Utandığımızdan yahut dil bilmediğimizden değil, o kadar çok ihtişamlı bina var ki, hepsinin bir anlamı var mı onu bile bilmiyoruz, yani konut bile olabilirlerdi aslına bakarsanız. *** Şimdi de yanından geçtiğimiz şey, bisiklet kiralamak için kullanılan bir durak standı. Kredi kartınızla birlikte bisikleti kiralayabiliyorsunuz ve belirli bir süre içerisinde geri bırakıyorsunuz. Eğer o süre içinde bisikleti yerine bıraktığınızı belli eden işlemi yapmazsanız, sistem kredi kartınızdan bir miktar ceza tutarını ve bisikletin ücretini kesiyor. Dedem geliyor hemen aklıma, tam da bu esnada… Dedem olsa ve bu hikâyeyi dinlese mesela: “Ula gâvur neler yapay uşaklar” derdi eminim. Burada neredeyse araba yok, daha doğrusu toplu taşıma araçları var. Tamam, bizde de var ama bizdekiler toplu taşıma değil ‘toplu eziyet aracı’ Buradaki her şey tamamıyla belli bir sitem üzerinden işliyor, örneğin bisiklet yolundan bisiklet gidiyor, kaldırımdan da yaya. Ne saçma bir cümle bu? Kaldırımdan yaya gidecek tabii, ne yani bisiklet yolunu arabalar mı kullanırmış değil mi? Hiç! Burada o kadar &ccedi... Devamı

BUDAPEŞTE’DE YANIMA İKİ JAPON KIZ YANAŞIYOR VE…

2013-08-11 14:13:00

İki Japon kız yaklaşıyor yanıma ve o şirin aksanları ile “fotoğraf çeker misiniz” diyor. Hani biz Türk’üz ya, misafirperveriz ya cevap hazır: Yes of course! (evet tabi ki!) Çekimden sonra, bu kez benden başka bir ricaları var; Tuna Nehri’ne karşı biz fotoğraf çekinebilir miyiz?  Ben de ki cevap bu kez: Hay hay! (hay hay nidasını pek anlamamış olsalar da, halimden olumlu yaklaştığımı sezinlemiş olacaklar ki güzel pozlar verdik arkadaşlarımıza) *** Yerel halkın da “Artistler-sanatçılar Köyü” olarak nitelediği ve dar sokakların hakim olduğu şirin bir köy yerindeyiz şimdide, hediyelik eşyaların bol olduğu ve her evin yanında minik bir dükkanın olduğunu varsayarsak burada halkın geçimini neyle sağladığı hakkında da fikir sahibi olmamız pekte zor olamayacak. Minicik evleri ve kocaman yürekleri ile köy halkı karşılıyor bizi. Butik mahalleler, şirin-minik evler bana şirinlerin köyündeymişim ve her an karşıma ‘Gözlüklü Şirin’ çıkacakmış hissi veriyordu. *** Gece saat 24.00’e geliyordu ve bundan sonrasında iki seçeneğim vardı. Ya tekneye binip Budapeşte’yi, Tuna’dan gece gözüyle fotoğraflayacaktım ya da şehrin içinde kaybolup sabaha kadar gezecektim. Sizce hangini yaptım? Siz düşüne durun ben de size o sırada başımdan geçen bir hadiseyi aktarayım… Budapeşte’nin ilk köprülerinden biri olan ve asıl isminin “Zecsenyi Lanchid (Zincirli Köprü)” olmasına rağmen, köprünün girişi ve çıkışında ki aslanlardan dolayı turistler tarafından “Aslanlı Köprü” olarak ta tanınmaktadır. Bu köprünün yaşanılmış bir şehir efsanesi vardır ki bir mimar adayı olarak bu hikaye beni derinden etkiler ve mesleğime olan saygımı katlar. Yaklaşık 400m u... Devamı

BİLMEDİĞİM İKLİMLERDE NEŞET ERTAŞ SÖYLEMEK

2013-08-11 14:12:00

Üsküp’ten ayrılarak keyifli bir otobüs yolculuğu yaptıktan sonra Sırbistan kapılarına dayanıyoruz. Hedefimizde Macaristan’ın başkenti Budapeşte var. Sabahın 10.00’u ve otobüste ki herkes yarı uykulu. Sırplar tarafından kapıda tam 1 saat bekletildikten sonra içeri alınıyoruz. Hava da, böyle ne bileyim ne soğuk ne de sıcak tam bir sabah havası işte ama Sırp gümrük memurlarının yüzü tam bir Kuzey Kutbu! Sadece yüzlerine bakarak, bizi ne kadar sevdiklerini anlayabilirsiniz mesela (!) *** Ben size bu notları yazarken, gezi boyu elimden düşürmediğim mavi kapaklı defterim ve kalemimle yazdıklarımı inceleyen İskender’in selamı var size, şuan yanımda ve ben geleceğe not yazıyorum… *** Sırbistan’da buğday tarlası olduğunu tahmin ettiğim ucu bucağı gözükmeyen bir ovanın yamacında kahvaltı yapıyoruz. Burada in cin top oynuyor (kimsenin olmadığı, sakin yerleri betimlemek için büyüklerimiz bu deyimi kullanırlardı, aklıma geliverdi birden) Ama her ne hikmetse, yüksek bir bisikletin üzerinde, şahsına münhasır şapkasıyla, Sırp olduğunu tahmin ettiğim 40-45 yaşlarında bir adam farkında olmadan objektifime poz veriyor. Ben de deklanşöre basarken bıyık altı gülüyorum, fotoğraf sergim için güzel bir kare olacak diyorum hatta içimden… Yine ekmeğin üzerine sürdüğüm çikolatayla ve dostların keyifli sohbetiyle geçiyor kahvaltım ama bu kez bir farklılık olsun diyerek şöyle iyi bir kahve eşlik etsin istiyorum yanıma. Alıyorum da… Ama kahve keyfimi ilk kez yarıda bırakıyorum, çünkü bu keyif değil tam bir işkence! Huylarından mıdır yoksa sularından mı bilinmez kahve demeye bin şahit ister minicik kahveye 5Eur ödedim bu arada, demeden geçemeyeceğim. Gerçi biz Türklerin de dediği gibi; gön&uu... Devamı